Röportaj: Janbi Ceylan

Röportaj: Janbi Ceylan
Janbi Ceylan merhaba, kısaca kendinizden bahseder misiniz ?

    Türkiye’de doğdum. Rusya’da büyüdüm. 2005 yılında Türkiye’ye geri döndüm. Uzun yıllar sahne sanatları alanında faaliyet gösterdim. Bu kimi zaman dansçı olarak kimi zamanda akrobat binici olarak gerçekleşti. Atlarla gösteriler yapıyor ve sinema televizyon projelerinde hizmet veriyorum.

    Atlarla nasıl tanıştınız?  Atların sizin için anlamı nedir ?

      Küçüklüğümden beri atlara ve dağlara hayran olmuşumdur. Bu tutkunun ne zaman ve nasıl başladığını söylemek zor. Zira hatırlayamadığım çocukluğumda nasıl atçılık oynadığımı anlatır dururlardı büyüklerim. Çok küçük yaşlarımda fiziki olarak atlarla tanışacak kadar şanslı değildim ancak benim zamanında doğan her çocuk gibi çizgi romanlarla büyüyecek kadar şanslıydım. O çizgi roman kahramanları da hep at binerlerdi. İlk defa bir atın sırtına çıkmam 20’li yaşlarıma girmeden gerçekleşmiştir. 

      20’li yaşlarımda heyecanlı bir atçılık yaşadım diyebilirim. İlk binişlerim tutkunu olduğum dağlarda doğa gezileri ile başladı. 1998 de 22 yaşındayken bir sosyal sorumluluk projesinde uzun yol binicisi olarak yer aldım. 12 atlı Ürdün’den Suriye ve Türkiye’yi geçerek Rusya Kafkaslarında yer alan avrupanın en yüksek dağı Elbrus’un eteklerine dek bir ayı aşkın süren bir yürüyüş gerçekleştirdik. 4 yıl sonra 2002 yılında sirklerde gösteri yapan atlarla tanıştım ve 2005’te Türkiye’ye dönene dek sirklerde atlı akrobat olarak çalıştım. Bu iki tecrübe kişisel atçılığımda dönüm noktalarımdır diyebilirim. 

      Atların benim için anlamına gelecek olursak atlarla ilgili hissettiklerimi tutku ile başlayıp yaşam şekline kadar birbirinden farklı ifadelerle açıklayabilirim. Ancak hayatta her şeyin değiştiği gibi atların da benim hayatımdaki yerleri ve ata dair fikirlerim sürekli değişiyor ya da gelişiyor.Tutku tabi ki baki ancak son yıllarda fiziki olarak atla ilgilenmekten ziyade daha çok atın zihninin peşindeyim diyebilirim. Nasıl düşündüğünü, dünyayı nasıl gördüğünü anlamaya, duygu yapısını keşfetmeye çalışıyorum ve sanırım atla mükemmel iletişimin peşindeyim. Atı anlamayı ve onu insanlara anlatmayı kendime amaç edindim. 

      Tabiki bir atlı yaşlanma projem bulunmakta.

       

      Sirklerle alakalı geçmişinizden de bahsettiniz. Sirkler hakkındaki görüşünüz nedir ? Sirklerde en unutamadığınız an neydi?

      Sirklerin ülkemizde maalesef kötü bir şöhreti var. Sirk olmayan bir ülkede sirklere dair fikirleri olan bunca insanın olması biraz da tuhaf açıkcası. Gördüğüm kadarıyla bu konuda sirklere biraz haksızlık yapıyoruz ve genel olarak bunun da nedeni ilgimizin olması ancak bilgimizin olmaması.Tabi bu ilgimizin olması ama bilgimizin olmaması durumundan sadece sirkler değil son zamanda fayton konusunda olduğu gibi bir çok sektör payına düşeni alıyor. Sirke geri dönecek olursak sirkler gösterildiği gibi hayvanlara şeytanca işkenceler yapılan merkezler değil.Tabi ki insan faktörü başka bir mesele. İnsanların zalimliği sirk ya da hayvanların yeraldığı başka bir yer dinlemiyor ancak hayvanlarla çalışan herkesi işkence ile suçlarsanız, hayvanla ortak yaşam konusunda içinden çıkamayacağımız noktalara geliriz. Malum hayvanların insanlara hizmet ettiği tek sektör sirkler değil. Besin endüstrisi ,pet hayvancılığı, spor hayvanları da insanlar için hizmet vermekte ve dilenirse o sektörlerde kolaylıkla çeşitli konularda suçlanabilir.

      Her zaman diyorum kamçının suçu yoktur, önemli olan kamçıyı tutan elin tutumudur diye. Bu bağlamda sirklerde de bir çok sektörde olduğu gibi hayvan onuruna saygı duyan ve onların yaşam haklarına dikkat eden emekçiler bulunmakta ve sayıları gerçekten de az değil.  Bununla birlikte sirk inanılmaz renkli bir dünya.İp cambazlarından atlı akrobatlara , palyaçolardan janglörlere ve tabi ki birbirinden yetenekli hayvanlara sanki bitmek bilmeyen bir Charlie Chaplin filmi. Bir film nasıl bu kadar komik ama tehlikeli, eğlenceli ama riskli, renkli ve heyecanlı olur inanamıyorsunuz.

      Sirk dediğimiz organizasyon aslında birbirinden farklı showların bir araya getirildiği bir çatı ve içeriği çok sık değişmekte. Dolayısıyla orada çalıştığınız süre içerisinde bu sirkülasyonda neredeyse ayda bir yeni bir ekip ile tanışıyorsunuz. Yeni ekip yeni showlar yeni kostümler yeni müzikler ve tabiki yeni yetenekler demek. Sirkte çalıştığım süre boyunca ağzım açık gezdim diyebilirim. Unutamadığım an tabi ki çoktur ancak benim için en önemli olandan bahsedeyim. İlk Rusya Devlet Sirkinde Merdenov isimli atlı akrobasi grubunda çalıştım. Sonrasında ise Moskova Nikulin Sirkinde Kantemirov topluluğuna katıldım. Mairbek Kantemirov yönetimindeki topluluk Mairbek’in dedesi Alibek Kantemirov tarafından 1900 lerin hemen başında kurulmuştu. Alibek Kantemirov rus sirklerinde atlı akrobasinin en büyük üstadı olarak kabul edilir ve neredeyse her atlı akrobat onun ekolinden gelmektedir. Böyle büyük bir ismin okulunda çalışmış olmak benim için gerçekten büyük bir onur.

      Birçok kişi sizi ekranlardan tanıdı. Diriliş Ertuğrul olmak üzere birçok dizi ve programda yer aldınız. Bizlere gerçekleştirdiğiniz programlar ve geri dönüşleri hakkında bilgi verebilir misiniz? Son zamanlarda atlarla alakalı dizilerin ve filmlerin artmasını neye bağlıyorsunuz?

      2007 den beri sinema ve televizyon sektöründe çalışıyorum. Gerek kamera önü gerek ise kamera arkası çeşitli projelerde yer aldım. Setlere ilk çıkışım atlar sayesinde oldu tabi ki. İlk  defa Yahşi Batı isimli sinema projesinde çalışmıştım. İlk etapta asıl iş olarak kamera arkasında horse masterlik diye tabir edilen atçılık koordinasyonu yapmış olsam da neredeyse çalıştığım her projede küçük bir rolle olsa da kamera önüne de geçtiğimden zaman içerisinde oyunculuk yapmaya ya da kamera önünde Savaşın Efsaneleri veya  Türk Okçuluğunun Serüveni gibi programları sunmaya başladım. Bugüne dek 20 ‘ye yakın sinema televizyon projesinde yer aldığımı söyleyebilirim. Ancak sizin de söylediğiniz gibi Diriliş Ertuğrul’da gerçekleştirdiğim Teo karakteri galiba en çok ilgi duyulanı oldu.

      Bununla birlikte kendimi oyuncu olarak görmüyorum, değilim de zaten. Zaman zaman yapımcıların teveccühleri ile kamera karşısına geçiyor olmama seviniyorum tabi ki. Ancak benim benim hayat yolum atla beraberlik üzerine kurulmuş durumda. Bununla birlikte beni sinema televizyondan tanıyan ve takip eden kitlelere atla ilgili fikirlerimi ve mesajlarımı iletebiliyor olmakta hoşuma gitmiyor değil.

      Sorunuzun atlarla alakalı dizi ve filmlerin artması kısmına ise katılmadığımı belirteyim. Sinema televizyonda atlar her zaman vardı. Zaman zaman biraz daha az, zaman zaman biraz daha çok. Özellikle yeşilçam sinemasına baktığımızda atlı filmlerin inanılmaz sayıda olduğunu söyleyebiliriz. Ekrandaki trendlere göre atlı projeler tabi ki dönem dönem azalmakta yada çoğalmakta. Bu dönemde de tarihi projeler epey ilgi görmekte. Ancak o günlerden bugünlere bir karşılaştırma yapacak olursak bu kalite üzerine olabilir diye düşünüyorum. Şahsi fikrim sinema televizyonda atın kullanım kalitesi son yıllarda gerçekten yükseldi. O denklemde tabi ki reyting kavgasından tutun zamane trendlerine dek bir çok parametre mevcut. O kısmı tabi ki televizyoncuların işi. Benim için önemli olan atın  görünürlüğünün artması.  

      Çocukluğunuzdan beri atlarla iç içe olduğunuzu belirttiniz. Türkiye ve dünyadaki  binicilik sporunun durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? 

      Genel olarak bir karşılaştırma yaptığımızda dünyada bizden çok daha ileri seviyede bu sporu yöneten ülkeler olduğu gibi daha kötü yöneten ülkelerde mevcut. Biz tabi ki mevcut durumumuzun üzerine ne koyabiliriz diye düşünmek durumundayız. Bu noktada yolumuzun henüz çok başında olduğumuz aşikar. Sporu yönetmek deyimini boşa kullanmadım. Bizim temel problemimiz binicilik sporu ve atçılığın yapısal gelişimini tamamlayamamış olmamız diye düşünüyorum. İnşası yarım bırakılmış bu binanın sorunları karşımıza çıktıkça geçici çözümler bulmaya çabalıyoruz ancak atçılığı bir noktaya getirebilmek için önce sağlıklık bir temele ve bakış açısına ihtiyacımız var. 

      Adalardaki fayton atlarıyla ilgili süreçte de, yaşadığımız bu korono günlerinde de bunu net bir şekillde görüyoruz. Düşünsenize içişleri bakanlığı tarafından yerel yönetimlere gönderilen bir genelge ile sokak hayvanlarının ihtiyaçlarının karşılanması bile konu olmuşken bu süreçte atçı tamamen yalnız bırakılmış durumda. İzliyorum, ister hipodrom tarafında olsun ister manej biniciği ister geleneksel atçılık tüm at ve kulüp sahipleri işlerin durduğu ancak atın bitmek tükenmek ihtiyaçlarında gerileme olmayan bu günlerde, kan ağlamakta. Malum atçılık Türkiye’de hayvancılık değil. Atçılık yaptığınızda, her hangi bir teşvikten, her hangi bir destekten faydalanamıyorsunuz. At sahipleri, sektör çalışanları  kaderlerine terk edilmiş durumda. Atçılığa dair bir üst merci olmaması nedeniyle ilgili spor dallarını yürüten TJK-TBF ve GSF gibi yapılar hayatta kalma mücadelelerini kendi başlarına vermeye çalışıyorlar. Bu kurumların birbirlerine karşı snob olmasını ve “at” konusunda bir araya gelememesi de ayrıca değerlendirmek gerekli tabi ki.   

      Yine de genel olarak ülkemizde özellikle son yıllarda ata ilginin geliştiğini ve atın ulaşılabilirliğinin arttığını söyleyebilirim. Bu ivmeyi de ardımıza alıp atçılığın tüm bileşenleri olarak bir araya gelip bir sistem kurmamız gerektiğini düşünüyorum. Atların kimlik/kayıt problemlerinden tutun at taşıma yönetmeliklerine kadar çalışılması gereken o kadar çok konu var ki.

      Konuşmalarınızda hep dile getirdiğiniz ''At seyisini sever, sahibinden korkar'' sözünü biraz açabilir misiniz?

      At insan ilişkisinin çoklu beygir gücünün ortaya çıkmasıyla dönüştüğünü düşünüyorum. Hayatımızda ata olan ihtiyaç azaldıkça at insan ilişkisi mekanikleşti. Halbuki at mekanik anlamda güçlü ve işlevsel bir hayvan olmasının yanı sıra duygusalda bir hayvan. Doğası itibari ile sevilmeye ve güven duymaya ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla bu ilişkiyi doğru zeminde yürütebilmek için insana atın gözünden bakmakta fayda var. 

      Her şeyden önce kötü haberim şu ki bizim sıkı sıkıya bağlandığımız şu sahiplik anlayışı atta yok. Yani at sizi;  sahibim bu diye değerlendirmemekte. Otobur olması itibariyle hayattaki öncelikli derdi canı olan bu hayvanlar sosyal iletişimde oldukları diğer canlıları güvenebilirim ya da güvenemem diye ayırmakta. O halde bir de bu iletişime atın gözünden bakalım. At seyisini her gördüğünde altı temizleniyor, sırtına masaj yapılıyor, ahır düzeninde en çok ihtiyaç duyduğu beslenme ihtiyaçları karşılanıyor. Sahibini  her gördüğünde ise koşmaya zorlanıyor, kamçılanıyor ,engel atlatılıyor vs. Atını manejde gören binicilik düzeninde atın sahibini negatif duygularla pekiştirmesi, atın günlük ihtiyaçlarını karşılayan seyisini ise pozitif duygularla pekiştirmesi gayet normal. Sırf bizim dünyamıza ait sahiplik anlayışından dolayı atın sevgisini ve güvenini kazanamayız. Atın doğasını tanımalı, onun ihtiyaçlarını bilmeli ve gidermeli, onun güvenini kazanmak için emek vermek zorundayız. Açıkcası at güvene o kadar aç bir hayvan ki onun kalbini kazanmak o kadar da zor değil diyebilirim. 

      Son zamanlarda gündemde olan bir fayton konusu var. Faytonlara karşı özellikle sosyal medyada yoğun bir tepki gerçekleşti ve birçok belediye fayton hizmetlerini kaldırdı. Faytonlar hakkında düşüncelerinizi merak ediyoruz. 

      Faytonculuk şüphesiz ki at-insan birlikteliğinde günümüze dek ulaşan en eski gelenek. Sadece bir gelenek değil aynı zaman da gerek atçılar gerek ise zanaatkarlar için ailelerine geçindirdikleri bir ekmek kapısı. Son dönemde yaşadığımız fayton faciasını neresinden tutsanız elinizde kalıyor.Bir tarafta korumayı istediği hayvan hakkında hiç bir bilgisi olmayan hayvanseverler, diğer tarafta faytonculuğu atı ve atçıyı bir sömürü düzeni haline getirmiş fayton baronları ve bir başka köşede atının derdi ile dertlenen, atına gözü gibi bakıp atı ile ailesini geçindiren faytoncular. Tabi ki faytonculuğa ve atçılığa gelişmiş ülkelerde olduğu gibi atın da hakkını ve yaşam onurunu koruyan, adil bakım ve çalışma düzenlemeleri getirmeyen yerel ve ulusal otoriteler. Gürültü o kadar fazla ki malesef gerçek faytoncunun cılız sesi bu ortamda duyulmamakta.

      Herşeyden evvel yerel otoritelerin adalarda faytonculuğa uluslararası örneklerde olduğu gibi atı ön planda tutan düzenlemeler getirmeyerek bu mesleği icra edenlere tuzak kurduğunu düşünüyorum.Oysa ben de dahil tüm hayvan severlerin tepkisini çeken o görüntülere sebep olan şartların önüne geçmek oldukça kolaydı. Ancak gerek bir kısım hayvanseverler gerek ise bu düzenlemeleri getirmeyen yönetimler faytonculuğun kaldırmasını tercih etti. Böyle bir huyumuz da var; sorunları doğru yönetimlerle çözmek yerine biz bunu beceremiyoruz toptan kaldıralım yaklaşımındayız. Peki fayton sadece fayton mudur? O atı yetiştiren o ata bakan bir seyis var. O atın koşum takımlarını diken bir saraç var. O faytonu süren bir sürücü, bir nalbant, bir veteriner, faytonu yapan bir usta.. Atın otunu biçen çiftçi, taşıyan nakliyeci.. Faytonculuk ve atçılık binlerce insana dokunan koskoca bir sektör. Siz faytonları kaldıralım dediğinizde sadece geleneği yok etmiş olmuyorsunuz aynı zamanda buradan geçimini sağlayan binlerce aileyi aç bırakmış oluyorsunuz. Sırf bütün dünyada olduğu gibi faytonculuğa doğru düzenlemeleri getiremeyecek kadar beceriksizsiniz diye binlerce insanı işinden etmek çok acımasızca geliyor bana.

      Acımasızlık orada bitmiyor tabi. Faytonları kaldırtmayı başaran sözde hayvanseverler pek takip etmediler ancak gerek İstanbul gerek İzmir gerek Antalya’nın fayton atlarının başına pek güzel şeyler gelmedi. Sonuçta faytonlar kaldırıldı ama ata bir faydamız dokunamadı ve ölmeye devam ediyorlar.

      Bu noktada başta TJK olmak üzere genel at camiası da bu sınavı geçemedi diye düşünüyorum. Atı iyi tanıyan bizler bu süreçte  faytoncuların ve faytonculuğun arkasında duramadık. Oysa gerek etik gerek stratejik olarak faytonculuk aşılmaması gereken bir cephe olmalıydı. Birilerinin yarın bir gün sosyal medyanın gücünü kullanarak  atlara binerek işkence yapıyorlar diye bir algı yaratmayacağı ne malum? Özellikle TJK etik olarak faytonculara sahip çıkmalıydı zira adalardaki fayton atlarının neredeyse tamamı hipodrom çıkması atlar.

      Sonuç olarak bu deneyim bize gösteriyor ki Türkiye’deki atçılık bileşenlerinin acil bir şekilde bir araya gelmesi ve beraber hareket etmesi atçılığa dair düzenlemeler önermesi gerekiyor diyebilirim.

      Üzerinden yıllar geçse de at ile alakalı unutamayacağım dediğiniz sizi en çok etkileyen olay neydi?

      Atçılığın hep sıradışı taraflarında yer aldığım için pek mütevazi görünmeyecekse de ata dair anılarım gayet renkli diyebilirim. Epey diyar gezip farklı atçılıklara şahit olsam da  beni en çok etkileyen tecrübe çok uzakta değil hemen kendi ahırmıda gerçekleşti. Beni az çok takip eden dostlar atlarımdan biri olan Kazbek ile aramdaki ilişkiyi bilir.Onunla gösterilerimiz izleyelere de çoşku veren koca bir oyundan ibarettir. Ancak aramızda her şey böyle güzel başlamadı. Kazbek’i 2.5 yaşında hipodromdan satın almıştım. Benim çalışmalarımı etkilemeyecek küçük bir rahatsızlıktan dolayı yarış dışı kaldığı söylenmişti. Oysa çiftliğe getirdiğimizde atın yüreğinde ne kadar büyük bir manevi yara olduğu, ne kadar zorlandığı , o küçük yaşta insana dair güvenini ne kadar kaybettiği ortaya çıkmıştı. Ahırının kapılarını açıp padoğa çıkta önce bir at olduğunu hatırla dediğimde bile ahırdan çıkmadı köşesine sinip biz zorla çıkarana dek orada kaldığını dün gibi hatırlıyorum.

      Özellikle boksunda insandan çok korkuyordu, artık geçmişte ne yaşadıysa. 6 ay kadar ata hiç dokunmadım ve önce padokta kendini tekrar bulmasını sağlamaya çalıştım. Bu süreçte zaman zaman padoğa gidip sadece çevresinde oturdum ve atı gözlemledim. Benim sürünün bir parçası olduğumu düşünmesini ve benden ona bir zarar gelmeyeceğini anlamasını sağlamaya çalıştım. Atlarda merak ve korku dengesi vardır. Yeterince sabrederseniz merakın korkuyu yendiğine şahit olabilirsiniz. Beni merak edip en sonunda tanımaya karar veren tabi ki oydu. Zaman içerisinde aramızda inanılamayacak derecede bir güven gelişti ve bu süreçte Kazbek gerçektende bana çok şey öğretti. Onu, atların doğasını bana anlatan, sevginin ve emeğin tüm yaraları iyileştirebilen bir gücü  olduğunu öğreten bir mentör olarak görüyorum.

      Bugün Kazbek 9 yaşında ancak geçmişte yaşadığı kötü deneyim her neyse o kadar güçlü ki hala özellikle boksunda insana dair çok güvensiz. Zaman zaman boksunda o kötü deneyimleri hatırladığını gösteren tecrübeler yaşıyorum. Bu da bana sevginin ve emeğin sadece yakılması gereken bir alev değil sürekli beslenmesi gereken bir ateş olduğunu hatırlatıyor. 

      Binicilik dendiği zaman birçok sporcu bunu sadece engel atlamaktan ibaret görüyor. Binicilik sadece engel atlamak mıdır? 

      Atçılığımızın ne kadar güdük kaldığını gösteren örneklerden biri de bu mesele. Bu konuda gelişmiş ülkelere baktığınızda  ne kadar geniş bir yelpazede atçılık yapıldığını gözlemleyebilirsiniz. Biz de ise özellikle salon biniciliğinde tüm sistem engel atlama ve dresaj üzerine kurulmuş durumda.Bugün binicilik federasyonunun sertfika programlarına katıldığınızda bile müfredatın tamamen engel ve dresajdan yola çıkarak hazırlandığını görüyorsunuz. 

      Şöyle bir gerçek var temelini hobi biniciliğine dayandırmayan hiç bir sistem gelişemez ve yaygınlaşamaz. Binicilik artık sadece İstanbul’da birkaç kulübün kendi arasında oynadığı bir oyun değil. Anadoluda hobi biniciliği hızla yaygınlaşmakta. Son yıllarda yeni kulüpler açılmakta ve insanlar biniciliğin farklı dallarını deneyimleme ihtiyacı duymakta. Biz buna gelişme diyoruz. Binicilik tüm dalları ile Türkiye’de gelişiyor ve yaygınlaşıyor. İlgili kurumlarda kendilerini bu gelişmeye adapte etmeliler. Biniciliğin diğer dallarına ilgi göstermenin yanı sıra temel biniciliğin kodeksini oluşturup  ortak bir binicilik dili geliştirmek zorundalar. Kurumlarda böyle bir  yapılanma ve bakış açısı hızlı bir şekilde binicilere de yansıyacaktır.

      Tabi ki işin bir de ticaret ayağı var. Sistem içerisinde engel atlama branşı müsabaka giderleri ile, antrenör kaşeleriyle , at alım ve satımları  ile belirli bir ekonominin en çok döndüğü branş. Dolayısıyla bu branşın çekim merkezi olduğu bir gerçek. Bununla birlikte atçılığın bayraktarlığını yapan kurumlar her hangi bir maddi geri dönüş beklemeden diğer binicilik dallarının da gelişimini sağlamak için teşfiklerde bulunmalılar. Zira atçılık farklı dalların ve farklı kesimlerin katılımı ile bir endüstri haline gelecek. Aksi halde bugün olduğu gibi güdük kalacak.   

       

      Evet, gelelim Tabiat'a... :)  Tabiat ile nasıl tanıştınız? İlerleyen dönemdeki projeleriniz ve hedefleriniz nelerdir ? 

      Tabiat’la tanışmamız ilk etapta sosyal medya sayesinde oldu. Malum günümüzde sosyal medya hayatımızın tartışılmaz bir parçası ve kendini tanıtma yada başka hayatlara dokunma anlamında çok güçlü bir enstrüman. Tabiat’ın da çok güçlü bir sosyal medya ekibi var. İlk fark ettiğim paylaşımların çizgisi ve titizliği idi. Zira her ne kadar biraz önce söylediğim gibi sosyal medya hayatımızın bi parçası olsa da sosyal medyayı belirli bir titizlikte ve stratejide kullanma konusunda çoğu kurum sınıfta kalmış durumda. Tabiat’ın da sosyal medyayı kullanma tarzı, hedeflerini ve vizyonunu sergilemekte.

      Bu bağlamda bir süredir internet üzerinden Tabiat’ın faaliyelerini takip ediyordum ancak Tabiat ekibi ile ilk defa tanışmam İzmir’de katıldığımız bir eğitim sırasında oldu. Kısa bir süre içerisinde kaynaştığımızı söyleyebilirim. Sonrasında faaliyetlerimi Tabiat’a taşımam noktasında nazik bir davet aldım ve ekibin vizyonuna inandığım için seve seve kabul ettim. 

      Tabi ki kendi hayallerim ve projelerim devam ediyor. Misyon olarak kendime,  at ve insanı birbirine anlatmayı ve insanları at ile ilgili olarak ilhamladırmayı görev edinmiş birisiyim. Bu anlamda görsel olarak sergilemeye çalıştığım projelerin yanı sıra kitap, eğitim seminerleri, online projeler vs gibi hedeflerim de mevcut. Sahne sanatları kökenli biri olarak atlarla gösteriler yapmaya ve bu gösterileri geliştirmeye tabi ki devam edeceğim. Bununla birlikte atla aramızdaki bağı güçlendirebilecek görsel ve yazılı kaynaklarda oluşturmak istiyorum. Diğer taraftanda Tabiat’ın da Türkiye’de atçılığı geliştirmek için verdiği çabalara bir nebze bile katkı sağlayabilirsem ne mutlu bana. Vizyonlarına ve projelerine çok inanıyorum ve birlikte atçılık adına çok değerli adımlar atabileceğimizi düşünüyorum.

      Evet Janbi Ceylan. Keyifli bir röportaj oluyor. Binicilerimizin de okuduğunda bu röportajdan çıkaracağı birçok kazanım olacak.  Son olarak yeni başlayan binicilere ve başlamayı düşünenlere tavsiyeleriniz nelerdir ? 

      Yol yakınken geri dönsünler :) Şaka yapıyorum tabi ki. At sadece bir spor enstrümanı değil köklü bir bağımızın olduğu dost. Atla insan ilişkisinin doğada bir benzeri daha bulunmamakta. Atçılık öyle bir tutku ki bir kez bağlandığınızda at her daim sizi çağırıyor. Bu bağlamda atçılık uzun bir süreç. Hayatınız boyunca atın peşinde koşacaksınız. Dolayısıyla sadece atın sırtında değil peşinde de koşacağınızı göz önünde bulundurarak tüm hedefinizi  iyi bir binici olmak üzerine kurgulamayınız. Hedef iyi bir atçı olmak olmalıdır. İyi bir atçılığa giden yol atınızın doğasını tanımaktan, onun ihtiyaçlarını bilmekten, onunla bir güven ilişkisi yaratmaktan geçer. Atçılığınız ne kadar başarılı ise biniciliğiniz de o kadar başarılı olur. At mutlu ise sizin için yüreğini ve ruhunu ortaya koyar. Dolayısıyla hayatınız boyunca peşinden koşacağınız hayvanı iyi tanımanız, onun hakkını aramanız, derdi ile dertlenmeniz onun üzerinde iyi oturmanız kadar önemlidir. Hatta belki de daha önemli. Emin olun atınızın sizi gördüğü zaman kişneyip yanına çağırması, onun üzerinde dolu dizgin koşmanızdan çok daha keyifli ve değerlidir.

      Tekrardan Tabiat ailesine hoş geldiniz diyor ve sizlere bu serüvende başarılar diliyoruz.

      Teşekkür ederim. Hoşbulduk diyorum. Umarım hep birlikte atlara ve atçılığa güzel katkılar sağlayabiliriz. 

      Kısa Kısa

      At deyince...

      JC: Asalet, tutku, özgürlü

      Atlarınızın isimleri nedir?

      JC: Kazbek-Genar-Elbrus

      Unutamadığınız atınız?

      JC: 2002 de Rusya Devlet Sirkinde çalıştığım Tsıgan.

      At ile yaptığınız en uzun serüven nerededir?

      JC: Ürdün’den Elbrus dağına ( Güney Rusya / Kafkaslar ) eteklerine.

      Binici olmanın altın kelimeleri...

      JC: Atın at olmak için biniciye ihtiyacı yoktur, oysa binicinin binici olabilmek için ata ihtiyacı vardır.

      Atın ehlileştirildiği tarih?

      JC: Evcileştirilmesi tahmini MÖ 5. bin yıl Ehlileştirilmesi Tahmini MÖ 1. bin yıl

      Atlar Hakkında Film Önerisi

      JC: Horse Whisperer

      Atlar Hakkında Kitap Önerisi

      JC: At - Edward Chamberlin Kitap yayınevi

       


      Leave a comment

      Please note, comments must be approved before they are published